Konfüçyüs Der Ki “Sevdiğiniz Bir İşi Bulun Hayatınız Boyunca Çalışmamış Olursunuz.”

Bu söz üzerine söylenecek söz yok tabii ama gelin biraz konuyu deşelim. Çocukluğumdan beri sorguladığım bir konu; çalışmak. Çocukken ders çalışmak zorundaydık, büyüyünce üniversite kazanmak için emek harcadık, ömrümüzün en güzel dönemlerini hep bir şeyler elde etmekle ve karşılığında bir şeylerden ödün vermekle geçirdik. Dönüp baktığımızda elimizde ne var?

Mesela çocukken “ben dansöz olacağım” cümlesini söylediğimizde neden ciddiye alınmadık. İlla doktor, mühendis, polis mi olmak zorundaydık. Bu düşünceleri ailemize ve bize kim, ne sebeple empoze etti, hiç düşündünüz mü? Üniversite okusam da, okumasam da ben bu cafe’yi açacaktım. Hayatımızdan neden 4 – 5 sene fazladan çalıyorlar?

Geçen gün size Emel Hanım’dan bahsetmiştim. Her sabah Aslıhane’den kahve almaya gelen, çok yoğun çalıştığı her halinden belli olan, bilgisayarını hiç yanından ayırmayan Emel Hanım bir anda işsiz kalmıştı. İşsiz kaldığından beri Aslıhane’ye sadece sabahları değil, günün her saati uğramaya başladı. Sabahları topuklu ayakkabılarıyla yeri göğü inleten Emel Hanım gitti onun yerine; her gün spor yapan, arkadaşlarıyla vakit geçiren, kitap okuyan, makyajsız gezen, spor ayakkabıları ve eşofmanlarıyla kahve içmeye gelen bir kadın geldi. Bu değişimi gün gün takip eden biri olarak söyleyebilirim ki Emel Hanım, kendini buldu. Eskiden her sabah stresle içeri giren kadın, şimdi gülerek içeri giriyor.

Geçen hafta sonu gazetesini kaptığı gibi erkenden Aslıhane’ye geldi. Sindire sindire köşe yazılarını okudu, gazetenin verdiği ekleri inceledi. Bir tek IK ekine bakmadı, dikkatimi çekti, kahve fincanını almaya gittiğimde IK ekini göstererek hiç bakmadınız dedim. Gülerek “İstemiyorum, 22 yılımı bu ilanları vererek geçirdim” dedi. “Gazeteci miydiniz” diye sordum ister istemez. “Hayır, IK direktörüydüm yani insanları işe alan, işten çıkartan ve o yıl içinde ne kadar kazanmaları gerektiğine karar veren kişiydim” diye açıkladı.

Kendini koltuğa bıraktı ve acı acı tebessüm ederek “Belki de hiç bu işi yapmamalıydım” dedi. Ben de “Neden yaptınız ki o zaman” diye sordum. “Bilmiyorum, başka seçeneğim yoktu diye düşündüm sanırım, oysa illa ki başka bir iş yapabilirdim. Şimdi yeni yeni kendime geliyorum. Resim yapmaya başladım, sergi açmak istiyorum, tıpkı çocukluğumdaki gibi” diye ekledi. “Keşke bu hayalinizden hiç vazgeçmeseydiniz, ben de hep cafe açmak istemişimdir. Burayı açana kadar çok eziyet çektim ama eninde sonunda oldu” dedim.

“Küçükken kurduğumuz hayallerin gerçek olamayacağına o kadar inandırıyorlar ki bizi, zamanla hayal kurmayı bile unutuyoruz Aslı. Sen hayalinden vazgeçmemişsin ne güzel. Bak bana 22 senenin nasıl geçtiğini bile hatırlamıyorum. Şimdi tekrardan hayal kurmaya çalışıyorum, gerçekleştirmeyi bırak bir kenara hayal kurmayı kendime yeniden öğretiyorum”. Usulca önündeki boş kahve fincanını aldım, gülümseyerek “Her hayal bir gün gerçekleşmeye mahkumdur, vazgeçmeyin” dedim. Emel Hanım gittikten sonra uzun uzun düşündüm.

Ebeveynlerimiz, eşlerimiz ya da hepsinin temeli olan sistem bizi istemediğimiz işleri yapmaya zorluyor. Oysa hayat dediğimiz süreç o kadar kısa ki başkalarının isteklerini yerine getirmek için hiç sevmediğimiz bir şeyi yapacak vaktimiz cidden yok! Tamam, bir şekilde para kazanmak durumundayız ama bunu istersek tarlada yetiştirdiğimiz herhangi bir ekinden ya da istediğimiz resmi yaparak da kazanabiliriz. Ama sistem öyle mi? Sizi bir şirkete girmeye zorluyor, sonra bu şirkette belli pozisyonlara yükselmeniz için çalıştırıyor. Bir bakmışsınız müdür, direktör olmuşsunuz ama ömrünüzden çalınan günlerin hesabını yapamıyorsunuz.

Okuduğum birkaç makalede ve tesadüfen katıldığım birkaç sohbette yeni neslin bu konuda bir ideali olmadığını öğrendim. Yani yeni nesil; ev almak, araba sahibi olmak ya da bir şirkette önemli bir pozisyonda olmak istemiyor. Hatta girdiği şirkette maksimum iki yıl çalışıyor, eğer i görüşmesi yaptığı şirket dünyaya bir katkıda bulunmuyorsa maaşı iyi bile olsa işi kabul etmiyor. Beş yıldızlı otellerde tatil yapmak yerine sırtında çantasıyla dünyayı keşfetmek için yollara düşüyor. Yaşı biraz büyük olan nesil, gençleri kaygıyla izlerken ben ara kuşak olarak takdir ederek izliyorum.

Hatta size bir tavsiyem var. Bırakın gençleri; istediği işi yapsınlar, gönüllerince gezsinler, sevsinler, eğlensinler. Sorarım size erkenden iş hayatına atılıp 20 yıl çalıştıktan sonra ödemesini bitirdiğiniz evin keyfini sürebiliyor musunuz? Yoksa siz de yitip giden yıllarınız için üzülüyor musunuz?